
Florya’nın Unutulmaz Dinamosu “Sarı Adnan” Esen
Galatasaray tarihi yalnızca milyonluk transferlerle, dünya yıldızlarıyla ve kazanılan kupalarla yazılmadı. O tarihin içinde; formasını alın teriyle taşıyan, sahaya yüreğini koyan ve en zor günlerde sorumluluktan kaçmayan nice isimsiz kahraman vardır.
1980’li yıllarda Galatasaray orta sahasının yükünü omuzlayan o futbolculardan biri de tribünlerin “Sarı Adnan” diye bağrına bastığı Adnan Esen’di.
Çalışkanlığı, bitmek bilmeyen enerjisi, mücadele gücü ve beyefendi kişiliğiyle yalnızca oynadığı futbolla değil, formaya duyduğu saygıyla da iz bıraktı.
Adnan Esen’in hikâyesini en güzel yine onun ağzından dinleyelim…
Ben Adnan Esen…
Futbol topuna ilk vurduğumda, Beşiktaş’ın genç takımında henüz 15 yaşındaydım. Ayağıma top değdiği anda kalbim hızlanırdı. Tribünlerin uğultusu olmasa bile topun sesini duyardım; çünkü o ses benim için hayatın ta kendisiydi.
Bir sabah antrenörüm yanıma geldi:
— Hazırlan, A takımla idmana çıkıyorsun!
O an kalbim sanki göğsümden fırlayacaktı. Soyunma odasında Beşiktaş forması duruyordu. Üzerinde küçük harflerle ismim yazılıydı:
A. Esen…
Elimi uzattım ama dokunmaya çekindim. Çünkü daha o yaşta anlamıştım; formanın yalnızca bir kumaş olmadığını, büyük bir ağırlık ve sorumluluk taşıdığını…
Fakat hayat, futbolda da her zaman adil davranmıyor.
Sakatlıklar, beklenmedik kararlar, şanssız anlar…
Bir gün, “Bandırmaspor’a kiralık gidiyorsun” dediler. İstanbul’dan ayrılırken cebimde küçük bir defter, yanımda ise annemin verdiği nazar boncuğu vardı.
Bandırma’da sahalar çamurlu, toplar ağırdı. Fakat o şehir bana futbolun aslını öğretti: Toprağın kokusunu, terin kıymetini ve hiçbir şartta vazgeçmemenin değerini…
Bir gün hocam bana şöyle dedi:
“Sen bu oyunu ayağınla değil, aklınla oynuyorsun.”
Bu sözü hayatım boyunca hiç unutmadım.
Ardından Galatasaray geldi…
Bir rüya gibiydi. Beşiktaş altyapısında başlayan, Bandırma’nın çamurlu sahalarında olgunlaşan yolculuğum beni Florya’ya, sarı-kırmızılı formaya getirmişti.
Ancak tam o günlerde askerlik çağrısı geldi.
— Esen, devre arasında askere gidiyorsun!
Sahadan kışlaya, formadan kamuflaja geçtim. Geceleri yatağa uzandığımda gözlerimi kapatıyor, kendimi Ali Sami Yen Stadı’nın çimlerinde görüyordum. Ben koşuyor, tribünler hep bir ağızdan bağırıyordu…
Uyandığımda yastığım ter içindeydi ama içimdeki umut hâlâ capcanlıydı.
Askerlik sonrasında yeniden başladım. Çünkü futbol bazen sizi bir yıl içerisinde bile unutturabilir. Futbolcuysanız her gün kendinizi yeniden ispatlamak zorundasınız.
Galatasaray’dan sonra Malatyaspor, Zonguldakspor ve Göztepe…
Her şehrin, her stadın, her formanın başka bir kokusu ve anlatılmayı bekleyen başka bir hikâyesi vardı.
Ama benim için Galatasaray’ın yeri her zaman farklıydı.
Kadıköy’ü Sessizliğe Gömen Gol
Galatasaray formasıyla yaşadığım unutulmaz anlardan biri, 1984-1985 sezonunda Fenerbahçe ile oynadığımız Türkiye Kupası çeyrek finaliydi.
İlk karşılaşmayı Ali Sami Yen’de 2-1 kazanmıştık. Rövanş ise Kadıköy’deydi. Tribünler dolu, atmosfer gergin, mücadelenin ağırlığı büyüktü.
O maçta top önüme geldiğinde fazla düşünmedim. Vurdum ve Fenerbahçe ağlarını havalandırdım…
Galatasaray karşılaşmayı 1-0 kazandı, Kadıköy sessizliğe gömüldü ve biz yarı finale yükseldik. Sezonun sonunda Türkiye Kupası’nı kaldırırken, attığım o golün payını düşünmek bana tarifsiz bir gurur verdi.
Çünkü bazı goller yalnızca skoru değiştirmez; yıllar geçse de taraftarın hafızasında yaşamaya devam eder.
Derwall’in Kalmasını İstediği Futbolcu
1986 yılında daha fazla oynayabilmek için Malatyaspor’a gitmek istedim. Jupp Derwall kararımı öğrendiğinde benimle konuştu:
“Kesinlikle gitmeni istemiyorum. Sezon uzun, senden çok faydalanacağım.”
Derwall gibi büyük bir futbol adamının bana duyduğu güven çok değerliydi. Fakat ben sahada olmak, oynamak ve futbolun içinde kalmak istiyordum. Bu nedenle Malatya’nın yolunu tuttum.
Nereye gidersem gideyim, Galatasaray’da öğrendiğim forma terbiyesini ve mücadele anlayışını yanımda taşıdım.
Bir gün Göztepe formasıyla sahadayken tribünlerden bir çocuğun sesi yükseldi:
— Adnan Abi! Hadi be Abi, sen atarsın!
O ses bana binlerce kişinin tezahüratından daha güçlü geldi. Top önüme düştüğünde yalnızca gol atmak için değil, o çocuğun bana duyduğu güveni boşa çıkarmamak için vurdum.
Gol oldu…
Koşmadım, sevinmedim; yalnızca başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
O çocuğu bugün bile unutmadım. Çünkü bana çok önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Bir futbolcu yalnızca kendisi için oynamaz.
Yıllar sonra futbolu bıraktım. Fakat bir sabah kendimi yeniden sahada buldum. Bu kez çocuklara pas çalıştırıyor, bildiklerimi onlara aktarıyordum.
İçlerinden biri yanıma gelerek sordu:
— Hocam, nasıl iyi futbolcu olurum?
Ona şöyle cevap verdim:
“İyi futbolcu olmak istiyorsan, önce topu ayağında değil, kalbinde tutacaksın.”
Sonra topu yere bıraktım…
Top yavaşça yuvarlanıp gitti. Fakat onun gidişinde çocukluğumu, gençliğimi, Bandırma’nın çamurlu sahalarını, Ali Sami Yen’in coşkusunu, Kadıköy’de attığım golü ve üzerimde taşıdığım bütün formaları gördüm.
O topun gidişinde, bütün hayatım vardı…
Bugünün genç kuşakları onun adını belki çok fazla duymamış olabilir. Ancak “Sarı Adnan” Esen, Galatasaray formasının ağırlığını yalnızca sırtında değil, yüreğinde taşıyan; sarı-kırmızılı tarihin temellerine alın teriyle harç koyan unutulmaz futbolcularımızdan biridir.
Galatasaraylı sevgi ve saygılarımla… 💛❤️
Tufan Akol
GAZETA LA 1905
www.gazetala1905.com