
Bu sabah yine masama oturdum. Önümde notlar, eski fotoğraflar, yarım kalmış yazılar… Bir tarihin peşinde açılmış sayfalar.
Her gün bir şeyler üretmek için Galatasaray’ın geçmişine dalıyorum. Bir isme rastlıyorum, ardından başka bir hikâye çıkıyor. Bir fotoğrafın tarihini ararken unutulmuş bir insan karşıma çıkıyor. Onu atlayamıyorum. “Bunun da anlatılması lazım,” deyip yeni bir not alıyorum.
Benim günüm böyle geçiyor.
Taş taşıyan, toprağı çapalayan insanın yorgunluğunu düşünürüm bazen. Beden ona seslenir:
“Dinlen be dostum.”
İşini bırakır, uyur, sabah gerinerek kalkar. Belki ağrısı kalır ama yorulan yerini bilir.
Benim yorgunluğumun yerini göstermek zor.
Elim yorulmadı. Her gün bir şeyler bulmak, anlamak, birbirine bağlamak için tarihin içinde yüzen beynim yoruldu. Artık kalem de titremeye başladı.
Önümdeki sayfaya bakıyorum. Anlatacak çok şey var; nereden başlayacağımı seçmek bile bazen başlı başına bir iş oluyor.
“Ha bugün, ha yarın… Şunu da tamamlayayım. Bu dönemi de bitireyim. Sonra biraz dinlenirim.”
Diyorum ama Galatasaray öyle büyük bir derya ki…
Bir kıyıya vardığımı sanıyorum, önümde başka bir ufuk açılıyor. Başkanlar, sporcular, kurucular, emek verenler… Birinin hikâyesini bitirirken diğerinin kapısında buluyorum kendimi.
Üstelik yalnızca geçmişi yazmıyoruz. Bugün de durmuyor. Yeni bir olay, yeni bir tartışma, cevap bekleyen yeni bir soru…
Sonra dönüp bakıyorum; dilimizde yine aynı nakarat:
Sarı kırmızı aşk… Aşk… Aşk…
Peki, bu aşkın sahibi kim?
Herkes ondan söz ediyor. Herkes kendi sevgisinden emin. Ama bu büyük tarihin içinde kimin emeğini hatırlıyoruz, kimi unutuyoruz? Aynı renkleri sevdiğini söyleyen insanlar neden birbirini dinlemekte bu kadar zorlanıyor?
Cevap arıyorum. Bazen karşıma çıkmaz bir sokak çıkıyor.
Oysa ben bu deryaya tartışma aramak için girmedim. Öğrenmek, hatırlatmak, ardımda okunacak bir şeyler bırakmak istedim. Bir gün biri bir ismi aradığında bulabilsin; eski bir fotoğrafa baktığında oradaki insanların kim olduğunu öğrenebilsin istedim.
Masamdaki notlara yeniden bakıyorum. Her birinin başına bir tarih koymuşum. Bazılarının yanına küçük bir soru işareti, bazılarının altına “devam” yazmışım.
İşte beni masaya geri getiren de o kelime:
Devam…
Fakat bugün devamını getiremediğim cümlenin başında bekliyorum. Bildiğim bir isim aklıma gelmiyor. Okuduğum satırı yeniden okuyorum. Kalemi elime alıyorum, sonra bırakıyorum.
Sevgim yerinde duruyor. Galatasaray’ın tarihine duyduğum merak da…
Ama ben yoruldum.
Bunu söylemek de kolay değil. Çünkü her “yarın dinlenirim” dediğimde, ertesi gün anlatılmayı bekleyen başka bir hikâyeyle uyanıyorum.
Bu sabah not defterimi kapattım. Yarım kalan sayfanın arasına kalemimi koydum.
Derya oradaydı.
Ben biraz kıyıda oturdum.
Tufan Akol – GAZETA LA 1905
Sevgiyle Kalın.