KRAMPON ÇAMURDA KALDI…

Victor Osimhen’in sağlık raporunu okuyunca aklım yıllar öncesine gitti. Önce geçmiş olsun diyelim. İnşallah sağlığına kavuşur, yine o bildiğimiz iştahıyla sahaya döner.

Raporda “MR tetkiki”, “serbest fragman”, “artroskopik diz cerrahisi” yazıyor… Eskiden tribünde bu kelimeleri pek duymazdık. Bizim anlayacağımız dil daha kısaydı:

“Dizi döndü.”
“Menisküs olmuş.”
“Bu hafta oynayamaz.”

Sonuncusu, taraftar için başlı başına bir sağlık raporuydu. Hele bir de pazar günü derbi varsa bütün kahvenin yüzü düşerdi.

O zamanlar futbolun bir de çamur mevsimi vardı.

Yağmur başladı mı saha ağırlaşır, top bir yerde durur, futbolcu başka yerde kayardı. Bugün ekranda çimin desenini seyrediyoruz; o günlerde çimin kendisini bulabilirsek seviniyorduk.

Bir düşünün…

Sağ açık topu önüne atmış, gidiyor. Tribün ayağa kalkmış. Tam hızlanacak, ayağında bir hafiflik…

Krampon yok!

Ayak çıkmış, ayakkabı çamurda kalmış. Futbolcu dönüp baksa pozisyon kaçacak. Çorabıyla devam ediyor. Tribünden biri bağırıyor:

“Ortala be, ayakkabıyı sonra bulursun!”

Top dışarı çıkınca bizimki geri dönüyor. Biraz önce geçtiği yere bakıyor, çamuru eşeliyor, kramponunu arıyor. Bulunca kenarından tutup kaldırıyor; içi de dışı da balçık. Şöyle bir silkeleyip yeniden ayağına geçiriyor.

Maç devam ediyor.

Asıl hikâye devre arasında, soyunma odasında…

Kramponların tabanından çıkan çiviler düzeltilir, kan revan içinde kalmış ayaklara tentürdiyot basılırdı. Birinin canı yanar, diğeri dişini sıkar, öteki ayağını yeniden o sert derinin içine sokmaya uğraşırdı.

Dışarıda taraftar ikinci yarıyı beklerken içeride futbolcu ayağını yeniden maça hazırlardı.

Formalar deseniz, suyu ve çamuru emdikçe insanın omuzlarına çökerdi. Üstündeki forma mı, beş altı kiloluk yük mü, belli değil… Sıksan suyu akar; yeniden giyersin, buz gibi tenine yapışır.

Bir de o toplar…

Yağmurla ağırlaşmış deri topa kafa vuracaksın. Üstelik topun ağzını bağlayan sicimler de dışarı çıkmış. Kafa topuna yükseliyorsun; top bir tarafa gidiyor, sen elini alnına götürüyorsun…

Alın açılmış, kan süzülüyor.

Tribünden bakınca yalnızca “Güzel kafa vurdu!” diyoruz. O kafanın bedelini sahadaki ödüyor.

Maç başında sarı kırmızı, siyah beyaz, sarı lacivert… Bir müddet sonra herkes aynı çamurun içinde. Kimin kim olduğunu formasından değil; koşuşundan, boyundan, topa gelişinden seçerdik.

“Şu bizimki!”
“Nereden bildin?”
“Sol ayağından…”

Futbolcuyu tanımak biraz da böyle bir şeydi.

Ali Sami Yen’in açık tribününde yağmur ensenden girer, sırtından aşağı yürürdü. Yanındaki arkadaşınla biraz daha sokulurdun. Bir el cepte, öteki el havada…

Sahadaki çamura bulanmış, tribündeki sırılsıklam olmuş. Kimsenin eve gitmeye niyeti yok.

Gol bekliyoruz.

Şimdi dönüp bakınca o günleri gülümseyerek anlatıyoruz. Fakat o çamurun içinde çekilen ağrıları, eve gidince şişen dizleri, sessizce biten futbol hayatlarını ne kadar biliyorduk?

Biz pazar günü onu sahada arıyorduk. O belki merdiven çıkmakta zorlanıyordu.

Bu yüzden geçmişi anarken bugünün futbolcusuna “Eskiler oynardı, siz niye oynamıyorsunuz?” demeye dilim varmaz. Eski futbolcunun fedakârlığını alkışlayalım; bugünkü futbolcunun tedavisini de anlayışla karşılayalım.

Çünkü tribünün hafızasında goller kalıyor. Futbolcunun bedeninde ise bazen o maçın izi bir ömür sürüyor.

Sevgili Osimhen, geçmiş olsun. Sen sağlığına kavuş. O top yine önüne düşer, o tribün yine ayağa kalkar.

Bizim hafızamızda ise o eski sahaların başka bir yeri var…

O zamanlar milyonluk maaşlar, dudak uçuklatan transfer paraları yoktu. Çamurda kalan kramponlar, tentürdiyotla yanan ayaklar, sicimli toplarla yarılan alınlar vardı…

Bir de bütün bunları unutturup ikinci yarı için yeniden sahaya çıkaran forma aşkı…

Krampon çamurda kalırdı, yürek formanın içinde.

Tufan Akol
GAZETA LA 1905

Yorum Yap

error: Content is protected !!