BİR ÇİKOLATANIN AĞIRLIĞI…

Elli yılı aşkın zamandır yurt dışında yaşıyorum. İnsan bunca yıl başka bir ülkede yaşayınca yalnızca o ülkenin dilini öğrenmiyor; insanların neye itiraz ettiğini, neyi ayıp saydığını, yöneticilerinden ne beklediğini de görüyor.

Ama memleketini yanında taşıyor.

Benim içimde hâlâ İstanbul var. Beyoğlu var, Hasnun Galip var… Bir de yıllar geçtikçe kökleri daha derine inen Galatasaray sevgisi.

Bu yüzden Türkiye’ye dair bir haber okuduğumda, burada gördüklerimle orada yaşananlar ister istemez zihnimde yan yana geliyor.

Bazen aradaki mesafeyi kilometrelerle anlatamıyorum.

Bir çikolata yetiyor…

1995 yılında İsveç’te, dönemin başbakan yardımcısı Mona Sahlin’in devletin kendisine verdiği görev kartını kişisel alışverişlerinde kullandığı ortaya çıktı. Alışverişler arasında Toblerone çikolatası da vardı. Olay, hafızalara “Toblerone Vakası” diye yerleşti. Ancak mesele yalnızca çikolatadan ibaret değildi; başka kişisel harcamalar ve mali davranışlarına ilişkin tartışmalar da bulunuyordu. (sverigesradio.se⁠, sverigesradio.se⁠)

Sahlin hükümetten ayrıldı. Yürütülen soruşturma daha sonra suçun kanıtlanamaması nedeniyle kapatıldı. Yıllar sonra yeniden bakanlık yaptı, partisinin lideri oldu. Fakat yaşanan güven kaybı, o gün önünde açılan siyasi yolu değiştirmişti. (sverigesradio.se⁠, svt.se⁠)

Benim üzerinde durduğum nokta tam da burası.

Hukuki sorumlulukla, bir görevin gerektirdiği güven ve siyasi sorumluluk ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Bir harcamayı geri ödeyebilirsiniz. Fakat insanların zihninde oluşan soruyu para yatırarak silemezsiniz:

“Size emanet edilen imkânı neden kendiniz için kullandınız?”

Bir Chef olarak kendi iş yerlerimde çalıştım. Mutfağın da işletmenin de sorumluluğunu taşıdım. Alınan malzemenin, verilen emeğin, kasadan çıkan paranın hesabını bilmek zorundaydım.

Kazandığım paranın arkasında emeğim, zamanım ve alın terim vardı.

Küçük görünen masrafların birikerek nasıl büyüdüğünü de bilirim. Ama burada düşündüğüm, hesabın toplamından önce o paranın kime ait olduğudur.

Kendi paramı harcarken karar da sorumluluk da bana aittir. Başkasının parasını yönetiyorsam, hesabını vermek de benim görevimdir.

Devletin kasası da böyledir. Kulübün kasası da…

Sonra gözüm Türkiye’ye dönüyor.

Futbol dünyasından tanınmış isimlerin de müşteki olarak yer aldığı “yüksek getirili gizli fon” davasını düşünüyorum. Seçil Erzan hakkında verilen ilk hüküm bozuldu; yeniden yargılama başladı. Dosyada adı geçen herkesin konumu aynı değil; müştekiyle sanığı birbirine karıştırmamak gerekiyor. (aa.com.tr⁠)

Toblerone Vakası ile bu dosya farklı olaylar. Birinde kamuya ait görev kartının kişisel harcamalarda kullanılması, diğerinde yüksek kazanç vaadiyle para toplandığına ilişkin dolandırıcılık iddiaları var.

Fakat ikisi de beni güven meselesi üzerinde düşündürüyor.

Bir insanın makamı, çalıştığı kurum veya çevresindeki tanınmış isimler, belgenin ve denetimin yerini tutabilir mi?

Bir isme duyduğumuz güven, yaptığımız işlemi sorgulamamıza engel olmalı mı?

Fon skandalıyla ilgili konuşulanları dinledikçe hayretler içinde kalıyorum. Ortaya atılan rakamların, iddiaların ve paraların izinin belgelerle açıklığa kavuşturulmasını istiyorum.

Ama beni asıl şaşırtan, meseleyi “Yasa dışı kazandığın parayı geri ver, cezadan kurtul” kolaylığıyla ele alan anlayış.

Bu sözün hukuken her dosyada geçerli olduğunu söylemiyorum. Benim itirazım, sorumluluğun yalnızca bir geri ödeme hesabına indirgenmesine.

Parayı geri vermek, yapılanın bütün hesabını kapatır mı?

Kaybedilen güven ne olacak? İnsanların yaşadığı mağduriyet, çektiği sıkıntı, adalet duygusunda açılan yara nasıl onarılacak?

Paranın iadesini konuşalım. Ama sorumluluğun, mağduriyetin ve kaybedilen güvenin hesabını da soralım.

Elli yılı aşkın yurt dışı hayatımın ardından kendime de memleketime de aynı soruyu soruyorum:

Biz ne zaman “Kim söyledi?” sorusundan önce “Belgesi nerede?” diye sormayı alışkanlık hâline getireceğiz?

Çünkü insan bazen sevdiğine inanmak ister. Bazen büyük bir kurumun adını yeterli güvence sayar. Bazen de herkesin bildiğini düşündüğü bir şeyi araştırmaya ihtiyaç duymaz.

Oysa güveni koruyacak olan açık kurallar, kayıtlar ve işleyen denetimdir.

Elbette İsveç’i kusursuz, Türkiye’yi bütünüyle kusurlu gösterecek değilim. İnsan her yerde insan. Hırs da var, hata da var, çıkar da var.

Benim aradığım, hata karşısında işleyen bir hesap verme anlayışı.

Bir yönetici hakkında iddia ortaya atıldığında, daha belgeleri konuşamadan birbirimizin siyasi görüşünü, tuttuğu takımı, yakın olduğu kişiyi tartışmaya başlıyoruz.

Ben ise önce şunu sormak istiyorum:

“Ne yapılmış, hangi yetkiyle yapılmış ve hesabı nasıl verilmiş?”

Bu soruların cevabı, yöneticiyi sevip sevmememize göre değişmemeli.

Çünkü sevdiğimiz insanın yanlışına göz yumduğumuz gün, yarın karşı çıktığımız insanın kullanacağı bahaneyi de hazırlamış oluruz.

İstifa meselesine de buradan bakıyorum.

Her iddia doğru değildir. Her suçlama, bir insanı peşinen mahkûm etmemelidir. Fakat sorumluluk taşıyan kişinin açıklama yapması, belgeleri ortaya koyması ve denetime açık olması gerekir.

Bir görevden ayrılmak da tek başına bütün soruları cevaplamaz. Görevde kalmak nasıl hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyorsa, ayrılmak da kaldırmaz.

Asıl mesele, makamın arkasına saklanmadan açıklayabilmektir.

Gelelim futbola…

İsveç sporunda “yüzde 51 kuralı” diye bilinen düzenlemenin özü, spor faaliyeti bir şirkete devredildiğinde oy çoğunluğunun üye derneğinde kalmasıdır. Esas olan, karar verme gücünün üyelerin oluşturduğu yapıda korunmasıdır. (rf.se⁠)

Bu düzenleme bütün yanlışları önler mi?

Hiçbir kural tek başına bunu başaramaz. Üyelerin de takip etmesi, soru sorması ve sorumluluk alması gerekir.

Bizim futbolumuzda da buna ihtiyacımız var.

Başkanın kulübe maddi destek sağlaması değerlidir. Zor zamanda sorumluluk alması değerlidir. Ancak verdiği paranın bağış mı, geri ödenecek bir borç mu olduğu açıkça belirtilmelidir.

Bu katkı, kendisine soru sorulmasını engelleyen bir ayrıcalığa dönüşmemelidir.

Kulübe verilen borcun şartları konuşulabilmeli. Yapılan transferin maliyeti açıklanabilmeli. Alınan kararın gerekçesi sorulabilmeli.

Bunları isteyen kişi, sırf soru sorduğu için düşman ilan edilmemeli.

Ben Galatasaray’ı seviyorum.

Tam da bu nedenle, Galatasaray adına kullanılan her yetkinin ve harcanan her kuruşun hesabının açık olmasını istiyorum.

Bir şampiyonluk gecesinin coşkusu çok güzeldir. Ama o coşkunun ertesi sabahında da kulübün geleceği vardır. Ödenecek borçlar, korunacak değerler, yetiştirilecek çocuklar vardır.

Biz kupayı kaldırırken, gelecek kuşakların sırtına ne bıraktığımızı da düşünmek zorundayız.

Elli yılı aşan gurbet hayatının ardından, bir çikolata hikâyesinde de bir fon davasında da beni düşündüren budur:

İnsana duyulan güvenin, denetimin yerine geçmesine izin vermemek.

Ben memleketimde de kulübümde de soru soranın susturulmadığı, hesabını verenin küçülmediği bir anlayış görmek istiyorum.

Hesap vermek neden bu kadar zor?

Kendi iş yerlerimde emeğimin ve paramın hesabını tutarak yaşadım. Başkasının parasını, bir toplumun güvenini veya bir kulübün geleceğini yönetenlerden de aynı özeni bekliyorum.

Çünkü hesap vermek insanı küçültmez.

Güveni büyütür.

Doğruya doğru, eğriye eğri.

Sevgiyle Kalın.
Tufan Akol – GAZETA LA 1905

Yorum Yap

error: Content is protected !!