
ARNAVUT KALDIRIMININ İFŞALARI
Bücür kaldırıyor, ben yazıyorum…
Şimdiye kadar kaldırdığımız taşların altından neler çıktı neler… Ama daha anlatılacak çok şey, kaldırılacak çok taş var. Bitmez tükenmez bu kaldırımların altında saklanan hatıralar…
1950’lerden bugüne; yaşadıklarımız, duyduklarımız, gördüklerimiz… Kimi yüzümüzü güldürecek, kimi içimizi sızlatacak, kimi de yıllardır sakladığı sırrı fısıldayacak.
Daha neler var neler…
Bücür taşı kaldırdıkça ben kaleme sarılıyorum. Her taşın altından başka bir hayat, başka bir İstanbul çıkıyor…
1950’Lİ YILLAR…
ÇOCUKLUĞUMUZUN İSTANBUL’U…
Banyolarda Puro tuvalet sabunu, baş ağrısında Gripin, lavabonun kenarında Radyolin veya İpana diş macunu…
Radyoda “21 Puan” bilgi yarışması…
Orhan Boran’ın sesi, Eşref Şefik’in güreş anlatımı, Halit Kıvanç’ın futbol heyecanı, Orhan Ayhan’ın boks karşılaşmaları…
Akbaba, Yelpaze, Hayat, Ses dergileri vardı. Hikmet Feridun Es’in yazılarıyla uzak ülkeleri tanır, Bütün Dünya’nın sayfalarında yeni şeyler öğrenirdik.
Ocaklarda havagazı yanardı.
“Yarısı hava!” diye takılanlar olurdu.
Terkos suyu, Elmadağ suyu denirdi; ampuller Tungsram, dikiş makineleri Singer veya Minerva’ydı. Merdaneli Hoover çamaşır makinesi ise evin büyük kolaylığıydı.
Golden ve Mabel cikletlerinden çıkan artist resimlerini biriktirirdik. Parker dolmakaleme sahip olmak ayrı bir sevinçti.
Sinemanın beş dakikalık arasında gazoz, Frigo, Eskimo…
Perde yeniden açılmadan yerine yetişmenin telaşı…
Tiyatroların afişleri, sinemaların önündeki kuyruklar…
Damalı şeritli taksiler geçerdi caddelerden.
Ayaklarımızda Gislaved lastik ayakkabılar…
Geceleri mahalle bekçisinin düdüğü duyulurdu. Kavşaklarda beyaz kolluklu trafik polisleri dururdu.
Hilton’un açılışı, İstanbul’a gelen dünya sanatçıları, gazetelerde günlerce konuşulan haberler… Şehirde olup bitenler, mahalle sohbetlerine kadar ulaşırdı.
Yılbaşı gecelerinde tombala oynanır, kuruyemiş tabakları elden ele dolaşırdı. Bayram sabahları büyüklerin eli öpülür, avucumuza bırakılan harçlıkla dünyalar bizim olurdu.
Okullarda Yerli Malı Haftası…
Sokaktan geçen yoğurtçunun çıngırağı…
Kış akşamlarında uzaktan duyulan:
“Booozaaa!”
İstop, birdirbir, uzun eşek, yakantop, seksek…
İp atlarken söylenen tekerlemeler…
Gazoz kapaklarından kurulan koleksiyonlar, yapılan takaslar…
Gazete kâğıtlarını topak yapar, iple sımsıkı bağlar, sokakta maça başlardık. İki taş kale olurdu. Akşam olup annelerimiz seslenene kadar oyun bitmezdi.
Tahta tornetlerle yokuş aşağı kayardık. Düştüğümüz de olurdu, dizimizi kanattığımız da… Biraz sonra yine oyuna dönerdik.
Evlerde bezik oynanır, kadınların kabul günlerinde danteller, örgüler konuşulurdu. Çamaşırlar mavi çivitle yıkanır, delinen çoraplar ahşap yumurtaya geçirilip özenle örülürdü.
Her eşyanın kıymeti bilinirdi. Atmadan önce tamir etmenin bir yolu aranırdı.
Erkekler Nacet ve Job jiletleriyle tıraş olur, misafire limon kolonyası tutulurdu. Beyoğlu’na çıkarken kravat takılır, gömlekler ve pantolonlar özenle ütülenirdi.
Ah, o Beyoğlu…
Şık giyimli beyefendileri, zarif ve güzel kadınları, vitrinleri, pastaneleri, tiyatroları, sinemaları…
İnsanlar sözleşir, en güzel kıyafetlerini giyip “Beyoğlu’na çıkardı.” Saçlar taranır, ayakkabılar boyanır, dosta rastlanırsa bir kahve içilirdi.
Parası olan abazalar da soluğu ya Elmadağ’daki Varol’da ya da Beyoğlu’ndaki Efes Otel’de alırdı… 😅
Arka sokaklarda ise başka bir hayat akardı. Arnavut kaldırımlarında oyun oynayan çocuklar, pencereden seslenen anneler, kapı önünde sohbet eden komşular…
Biz o sokakların çocuklarıydık…
Cebimizde gazoz kapağı, dizimizde yara, aklımızda akşama kadar oynayacağımız oyun vardı.
Nacar ve Tissot kol saatleri…
Marconi, Aga ve Grundig radyolar…
Taş plaklardan yükselen tangolar, kurmalı gramofonlar, makaralı teypler…
Teksas ve Tommiks’in sayfalarını heyecanla çevirirdik. Radyoda “Arkası Yarın” başlayınca evde sesler biraz kısılırdı.
Şehirlerarası telefon görüşmesi için santrala haber bırakılır, telefonun başında saatlerce beklenirdi. Hat bağlanıp da uzaktaki yakının sesi duyulunca herkesin yüzü aydınlanırdı.
Amerikan otomobilleri, dolmuşa çevrilmiş geniş arabalar, yol boyunca elden ele uzatılan ücretler…
Kolay yıllar değildi.
Geçim derdi de vardı, yokluk da. Köylerde hayat daha da ağırdı. Çocuk aklımızla büyüklerin bütün sıkıntılarını göremezdik.
Ama hatırladığım bir şey var:
Komşunun kapısı çalınırdı.
Bir tabak yemek yan eve giderdi.
Sokakta karşılaşan insanlar birbirine selam verirdi.
Bir eşyanın, bir lokmanın, verilmiş bir sözün değeri vardı.
Bugün dönüp baktığımda o günlerin sesleri hâlâ kulağımda… Bekçinin düdüğü, bozacı, radyodaki maç, sokakta birbirini çağıran çocuklar…
Galiba geçmişi özlerken biraz da o seslerin arasındaki kendimizi arıyoruz.
Hasnun Galip’in, Kurtuluş’un, Mecidiyeköy’ün sokaklarında kalan çocukluğumuzu…
NE GÜZELDİ GEÇMİŞ…
Hatırladıkça insanın hem yüzü gülüyor hem içi sızlıyor.
Hafta sonu Pazar Mecmuası’nı bekleyen yeni sakallı gençler… 😅
Bücür, kaldır bakalım sıradaki taşı…
Daha yazacak ne çok hatıramız var!
Sevgiyle kalın.
Tufan Akol – GAZETA LA 1905