
Maçları dantelli radyolardan dinlerdik biz… Televizyon yoktu henüz. Futbol; sesle, hayalle ve tutkuyla yaşanırdı. Mithatpaşa’da, Şeref’te, Vefa’da, Taksim’de, Feriköy’de oynanırdı maçlar. Stadın tepesinde “beleş” vardı; parası olmayanlar meşhur duhuliyeden, yani “bacak tribünü”nden seyrederdi karşılaşmaları. Futbol, gerçekten herkesindi.
İlk maçımı babamın kucağında izledim. Yıl 1955… Kasımpaşa’nın kalecisi, “Parmaksız Nizam” lakabıyla tanınırdı. Galatasaray, Adalet’i 2-1 mağlup etmişti. O günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Çünkü insan, kalbinin hangi renge attığını ilk kez o gün öğreniyor.
Ama asıl unutamadığım gün 1959 yılıydı. Daha on yaşındaydım. Fenerbahçe kalesinde Özcan Arkoç, karşısında ise Taçsız Kral Metin Oktay… Attığı o gol sadece fileleri değil, Türk futbol tarihini de yırtıp geçti. O an babamın yüzüne baktım. Koyu bir Fenerbahçeliydi. “Burnum akıyor” diyerek mendilini yüzüne götürdü. Ama ben biliyordum… Akan burnu değil, gözyaşıydı. İşte o gün “Sarı-Kırmızı Cihan Yıldızı” gönlüme yerleşti. Aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ aynı yerde duruyor.
Mithatpaşa Stadı’nda futbolcular sahaya çıkarken tribünlerden Golden çikolatalar, sigaralar ve çiçekler atılırdı. Tribünler yarı yarıya dolu olsa da herkes yan yana otururdu. Maç biter, kazanan kaybedeni tebrik eder, insanlar kol kola stadı terk ederdi. Büyüklerimiz meyhanelerde maçı konuşur, biz Galatasaraylı çocuklar ise lisemizin önünde toplanır, Taksim Meydanı’nı “Şen ola, şen ola…” sesleriyle inletirdik. Hele bir de Fenerbahçe ya da Beşiktaş galibiyeti varsa, yaptığımız tabutlarla şehrin sokaklarında dolaşırdık. Hey gidi günler…
Ben Mecidiyeköylüyüm. Hasnun Galip Sokak’ta büyüdüm. Ali Sami Yen Stadı’nın gölgesinde geçen çocukluğum, beni Galatasaray’ın içine taşıdı. Bayrak salladım, çekirdek kabuklarını süpürdüm, Ali Sami Yen’in çimlerini biçtim, suladım, formaları yıkadım. Bunların hiçbirini görev diye değil, sevda diye yaptım. Taraf olmadan, gerçek bir taraftardım.
Sonra yıllar geçti…
Futbol değişti, tribünler değişti. O eski dostlukların yerini başka hesaplar aldı. Tribün grupları çoğaldı; bazıları kulüplerin bile önüne geçmeye başladı. Kulüpten alınan biletler karaborsaya düştü. “Ölümüne” sloganlarının arasında döner bıçakları, beyzbol sopaları ve sustalılar tribünlere girdi. Deplasmanlar dostluk değil, korku yolculuğuna dönüştü.
Bugün ise sosyal medya aldı eline sazı. Yazan yazıyor, konuşan konuşuyor. Ver parayı, al yazıyı… Kaleminin arkasında kumbara taşıyan spor yazarları türedi. Elbette bu sözlerim işini namusuyla yapan gazetecileri kapsamıyor. Ama taraftarın taraftara düşman edilmesine çanak tutan yöneticiler, başkanlar ve futbolu yönetenler de bu tablonun bir parçası oldu. “Ali kesen, baş kesen” anlayışıyla hareket eden federasyon başkanlarını gördük. Türk futbolunun geldiği noktayı bugün hem merakla hem de kaygıyla izliyorum.
O günlerin gençleri bugün büyüdü, okudu, olgunlaştı. Ama hâlâ kendisini kulübün önünde gören tribün anlayışını üzülerek izliyorum. Oysa tribün arkadaşlığı güzeldir, kardeşlik doğurur. Fakat hiçbir zaman tuttuğun takımın önüne geçemez. Bugün statta elli bin kişi varsa, belki otuz bini maçı izlemiyor bile… Sadece bağırmaya, rahatlamaya geliyor. Çok gördüm; maç bitmiş, biri dönüp “Maç kaç kaç bitti?” diye soruyor.
Bugün ise yaş kemale erdi. Elimize kalemi aldık. Genç Galatasaraylılara geçmişimizi, camiamızı ve yaşanmışlıklarımızı anlatmaya çalışıyoruz. Galatasaray’ın iç siyasetinde gördüğümüz doğruları da yanlışları da yazıyor, bildiklerimizi paylaşmaya gayret ediyoruz.
Bana en çok sorulan soru ise hep aynı:
“Bu kadar haberi, bu kadar yaşanmışlığı nereden biliyorsun?”
Cevabı çok basit…
Bu, ömrünü Galatasaray’a vermiş bir insanın yıllar içinde biriktirdiği tecrübedir. Her duyduğum haberi süzgeçten geçirir, doğruluğuna inanmadan asla paylaşmam.
Çünkü benim yıllardır değişmeyen tek bir felsefem var:
“Sır, sırdaşa verilir.”
Sarı-kırmızı sevgiyle… 🟥🟨
Tufan Akol
GAZETA LA 1905