
Galatasaray’ın Barcelona ve Bayern Münih olma yolunda ilerlediğine dair sürekli demeçler veriliyor.
Yıllar evvel Türk futbolunda hedef denildiğinde Kapıkule’den bahsedilirdi. Galatasaray, 2000 yılında büyük bir patlama yaparak UEFA Kupası’nı ve Süper Kupa’yı kazandı. Kazandı kazanmasına da ya sonrası?
“Tek tek basaraktan, bade süzerekten…” şarkılarıyla Türkiye’de kazanılan şampiyonluklarla övünür hâle geldik. Avrupa’da süreklilik sağlayamadık; kulübün kasasına para yerine borç girdi.
Artık Barcelona veya Bayern Münih olma sevdasını bir kenara bırakalım. Önce kulübün haklarını her şartta savunacak, gerektiğinde masaya yumruğunu vuracak, hiçbir gücün karşısında eğilmeyecek, dik duran bir başkanımız olsun. Ondan sonra bu büyük hedefleri konuşuruz.
Bilmem anlatabildim mi?
Barcelona Kulübü Başkanı Joan Laporta’yı tanır mısınız?
Klasik bir Akdenizlidir; tutkulu, değerleri uğruna mücadele etmekten çekinmeyen bir adamdır.
Barcelona’daki ilk başkanlık döneminde kulübün radikal ve şiddet yanlısı taraftar grubu Boixos Nois ile karşı karşıya geldi ve bu grubun bilet ayrıcalıklarını sona erdirdi.
Tehdit edildi, evinin duvarlarına ölüm mesajları yazıldı ve uzun süre yakın korumalarla yaşamak zorunda kaldı. Ancak bir adım bile geri atmadı. O dönemde yaşananları National Geographic’te yayımlanan bir belgeselde izlemiş ve duruşundan çok etkilenmiştim.
Bu yılın ocak ayında Camp Nou’da oynanan Real Oviedo karşılaşmasında Laporta’nın duruşuna ilişkin düşüncelerim daha da pekişti.
Tüm Barcelona’da hayatı felç eden şiddetli sağanak başladığında Başkan Laporta’nın yalnızca beş sıra arkasında oturuyordum. Herkes içerideki Başkanlık Lounge’una koşarken Laporta yerinden kalkmadı, şemsiye istemedi ve maçını izlemeye devam etti.
Bu, bizzat tanık olduğum bir olaydı. Bir de okuyup izlediklerim var…
Barcelona’nın, İspanya Hakem Teknik Kurulu eski Başkan Yardımcısı’nın şirketine yaptığı ödemeler, “Negreira Davası” adıyla İspanyol futbol tarihinin en büyük soruşturmalarından birine dönüştü.
Laporta, başkanlık makamının arkasına saklanmadı. Kulübünü açıkça savundu; hatta hakem sistemi üzerindeki asıl etkinin Real Madrid’e ait olduğu tezini ortaya koydu.
Sonuçta Barcelona’ya yöneltilen rüşvet suçlaması düştü. İspanya Ulusal Vergi Dairesinin hazırladığı raporda da Barcelona tarafından aktarılan paraların hakemlere doğrudan rüşvet olarak dağıtıldığına veya karşılaşmaların sonuçlarını manipüle etmek amacıyla kullanıldığına dair somut bir kanıt bulunmadığı belirtildi.
Laporta’nın tutkusu ve inandığı değerler uğruna mücadele etme kararlılığına ilişkin bir başka örnek de bu hafta yaşandı.
Elche–Barcelona karşılaşmasına Estelada, yani Katalan bağımsızlık bayrağıyla girmek isteyen 17 yaşındaki bir taraftar polis tarafından coplandı ve gözaltına alındı.
Başkan Laporta hemen aileyle iletişime geçti. Kulübün avukatlarını polis hakkında dava açmakla görevlendirdi; Barcelonalı millî futbolcular için düzenlenecek Dünya Kupası Şampiyonluk Saygı Töreni’ni iptal etti ve Barcelona tribünlerinde 10 bin Estelada bayrağı dağıttırdı.
İşte portre budur!
Joan Laporta; kulübünün değerlerini ve taraftarının haklarını savunan, gerektiğinde mücadele etmesini bilen, makamında oturmak yerine sorumluluk alan bir başkandır.
Barcelona veya Bayern Münih olmak yalnızca büyük transferler yapmakla, dev projeler açıklamakla ya da yüksek bütçelerden söz etmekle mümkün değildir.
Önce dik duracaksınız.
Kulübünüzün hakkını savunacaksınız.
Taraftarınıza sahip çıkacaksınız.
Gerektiğinde bedel ödemeyi göze alacaksınız.
Diyoruz ya:
Önce dik duran bir başkan…
Barcelona ve Bayern Münih olma hayali ondan sonra!
Özay Şendir’in Milliyet Gazetesi’ndeki yazısından esinlenilmiştir.
Tufan Akol
GAZETA LA 1905
www.gazetala1905.com
Aynen öyle! Bize öncelikle dik duran, karşısında kim olursa olsun boyun eğmeyen, biat etmeyen aslan gibi bir başkan lazım. Şimdiki gibi saraydan kumanda edilen tasmalı sünepelerle olacak iş değil bunlar.